14-12-2017 | Ana Sayfa | Ana Sayfam Yap | Sitenize Ekleyin | Künye | Foto Galeri | Video Galeri | Yazarlar | İletişim | RSS
İslam, Hayat ve Bilim; İslam'da Bilim ve Teknoloji
11. Sınıflar Temel Dini Bilgiler Dersi V. Ünite: İslam Hayat ve Bilim
Paylaşım :
Mail Yazdır Yorum Yaz 0 Yorum
21-05-2016 13:51 - 2689 Okunma

İslam da bilgiye verilen önem, miladi 610 yılında Mekke de bulunan Hira Mağarası’nda Hz. Muhammed (s.a.v) e indirilen Alak Suresi’nin ilk beş ayetinde açıkça görülmektedir: “Yaratan rabbinin adıyla oku. O, insanı alaktan yarattı. Oku! Senin rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.

 Bu ayetlerde okuma ve bir yazı aracı olan kalem üzerinde durulması anlamlıdır. Eğer okuma, bir düşünce faaliyeti ise, kalem de onu yazıya geçirme aletidir. İslam, ilk defa, kara cahilliğe savaş açan bir dindir.

TEMEL AYET: “Yaratan rabbinin adıyla oku. O, insanı alaktan yarattı. Oku! Senin rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.”

2. 1. İslam’ın Bilime Verdiği Değer

 İslam geleneğinde bilgi, bir şeyi tüm gerçekliği ile kavramaktır. Allah insanı, bilme ve öğrenme potansiyeli ile yaratmıştır. Yüce kitabımız Kur’an’da: “Âdem’e eşyanın isimlerini öğrettik.” buyrulur. Allah’ın Hz. Âdem ve onun şahsında bütün insanlığa isimleri öğretmesi, kendisine konuşma ve eşyayı adlandırma yeteneği vermesi anlamına gelir.

Bilgi, teorik ve pratik olmak üzere iki kısma ayrılır.

Teorik bilgi, yaşadığımız dünyada; insan, hayvan, bitki, ay, güneş, yer, gök gibi varlıkların bilinmesi; pratik bilgi ise, uygulamaya yönelik bilgi türüdür. Bu da akıl ve işitmeye dayalı bilgi üretimi şeklinde meydana gelir. İslam’ın iki kaynağı olan Kur an ve Hz. Peygamber (s.a.v) in hadislerinde bilgiye büyük bir değer verildiği görülür. Bilgi ve bilme eylemini yüklenenlerle ilgili Kur’an’dan bazı ayetler şöyledir:

 Kulları içinde Allah’a en çok saygı duyan, bilginlerdir.

Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?.

Hz. Peygamber (s.a.v):...rabbim! İlmimi artır.” Demekle emrolunmuştur.

 Bu bağlamda bilginin önemini vurgulayan hadisler de çoktur. Bir rivayette Hz. Peygamber (s.a.v):

 Bir toplumda hiçbir bilgin kalmayınca, insanlar bilgisiz kimseleri yöneticileri olarak seçerler. Bunlara bir şey sorulduğunda, bilgi sahibi olmadıkları halde cevap verirler. Böylece hem kendileri sapıtırlar hem de insanları saptırırlar.

Hz. Peygamber (s.a.v) davete başladığında bugünkü gibi öğretim kurumları oluşturulamamış, sahabenin öğretim faaliyeti için bazı evler mekân olarak seçilmişti. Mekke döneminin ilk yıllarında sahabeden Erkam’ın evi olan Dâru’l Erkam’ı bir eğitim ve öğretim merkezi olarak seçmesi buna örnektir.

Burada;

- Kur’an ayetleri okunuyor, yazılıyor,

-dinî bilgiler öğreniliyor ve bu bilgilerin uygulaması yapılıyordu.

-İslam’ı öğrenmek isteyenler buraya geliyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v), hicretten iki yıl önce Mekke’ye gelip Akabe mevkiinde Müslüman olan Medinelilerin eğitimi ile ilgilenmiş; onların isteği üzerine Kur’an’ı ve İslam’ın prensiplerini öğretmek için Medine’ye Musab b. Umeyr-i öğretmen olarak göndermiştir.

TEMEL HADİS:

 Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: Bir toplumda hiçbir bilgin kalmayınca, insanlar bilgisiz kimseleri yöneticileri olarak seçerler. Bunlara bir şey sorulduğunda, bilgi sahibi olmadıkları halde cevap verirler. Böylece hem kendileri sapıtırlar hem de insanları saptırırlar (Buhari İlim 72).

Hz. Peygamber (s.a.v), Medine’ye hicret ettiği zaman, orada bir eğitim modeli inşa etmiştir. Medine’de Mescid-i Nebevi’nin önündeki kapalı alanda bizzat kendisi Suffe denilen ve öğrencileri de Ashab-ı Suffa olarak bilinen bir eğitim kurumu açmıştır. Burası, İslami ilimlerin öğretildiği ilk “örgün eğitim” kurumudur. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v), sahabeden Ubade b. Samit’i, okuma-yazma ve Kur an öğretmeni olarak Suffe okulunda görevlendirmiştir.

Bedir zaferinde esir alınan bazı okur-yazar Mekkelilere, on Müslüman’a okuma-yazma öğretmeleri karşılığında özgürlüklerine kavuşturulacaklarını bildirmiş olması, Hz. Peygamber (s.a.v) in, Müslümanların eğitimine verdiği önemi göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

 İslam da sadece örgün eğitim kurumları yoktu. Aynı zamanda yaygın eğitim kurumları da vardı. Mescid-i Nebevi’den başka camiler de bu kurumlar idi. Peygamberimiz zamanında Medine’de içinde eğitim-öğretim faaliyetlerinin yapıldığı en az dokuz cami vardı. Buralarda da din ve dünya ile ilgili ilimler değişik bilginler tarafından okutulurdu. Bu eğitim faaliyetleri sonucunda, Müslüman toplumlarda yetişen ilk öğrencilerden kendi alanlarında uzmanlaşan bilginler de ortaya çıkmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v), eğitimi, sadece din eğitimi ile sınırlandırmamıştır. Ashabını, pek çok konuda bilgi sahibi olmaları için teşvik etmiştir.

 Sahabeden Zeyd b. Sabit e yabancı dil öğrenmeyi bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) önermiştir.

 Ayrıca, Müslümanları ziraat, tıp, astronomi gibi alanlarında bilgilenmeleri için de yönlendirmiştir. Hz. Peygamber döneminde temelleri atılan ilk İslam eğitim kurumu olan Suffe, İslam tarihinde, ilk örgün eğitim kurumları olan medreselerin inşasında model oluşturmuştur.

Özellikle Emeviler ve Abbasiler döneminde eğitim kurumları çeşitlendirilmiş, eğitim müfredatları daha çok geliştirilmiştir.

 İslam’ın görkemli şehirleri arasında yer alan Basra, Bağdat, Kufe, Şam, Kudüs, İskenderiye, Kahire, Tunus, Kurtuba, Gırnata, İşbiliye’de açılan medreseler ünlüdür. Eğitim-öğretim faaliyetleri, bazı ilim adamlarının evleri, kitapçılar ve kütüphanelerde de sürdürülmüştür.

İslam eğitim tarihinde ilk düzenli eğitim ve araştırma kurumu Abbasi Halifesi Me’mun’un Bağdat’ta açtığı Beytü l-hikme dir.

Burası bir üniversite olup Müslümanların yanı sıra Hristiyanlar, Yahudiler, Süryaniler ve Sabiler de burada çalışmaktaydı.

Düşünelim Sahabeden Zeyd b. Sabit e yabancı dil öğrenmeyi bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) tavsiye etmiştir.

Büyük Selçuklu hükümdarı Alparslan zamanında vezir Nizamülmülk’ün girişimleri ile ilki Bağdat’ta olmak üzere, kısa zamanda;

Nişabur, Tus, Belh, İsfehan, Rey, Herat, Basra, Merv, Musul, Amul ve Cizre şehirlerinde

Beytü l-hikme nin şubeleri açılmıştır.

 Bu eğitim kurumlarında:

 tefsir, hadis, fıkıh, kelam gibi dinî ilimler

ve pozitif bilimler olarak;  tıp, astronomi, matematik, felsefe, coğrafya ve tarih gibi ilimler okutuluyordu.

Vakfedilen mülklerin gelirleriyle ayakta duran bu büyük medreseler, bu yapıları ile günümüzde mevcut olan vakıf üniversitelerinin de ilk modellerini oluşturmuşlardır.

İlk medreselerin Türklerin hâkimiyeti altında bulunan şehirlerde açılmış olması, Müslüman Türklerin eğitim-öğretim faaliyetlerine büyük önem verdiklerini göstermektedir.

Tarihsel süreçte Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı devleti zamanında medrese sistemi hem güçlenmiş hem de programlarını daha zengin hale getirmiştir.

Medreselerdeki çeşitliliğe, ihtisas medreseleri de eklenmiştir.

Daru ş-şifa,

daru t-tıp,

daru l-hadis,

daru l-kurra denilen medreseler bunlara örnek olarak verilebilir.

Ayrıca birçok medreseye bağlı olarak kurulan kütüphane, rasathane ve hastaneler de meşhurdur.

Dinî ve pozitif ilimlerde öncü olan birçok bilgin bu medreselerde yetişmiştir.

Bunlar arasında:

 Ebu İshak Şirazi,

Cüveyni, Gazali,

Ebu Hanife,

Kazvini,

Firuzabadi,

Matüridi,

Muin’en-nesefi,

Ali Kuşcu, Molla Cami, Davud-ı Kayseri, Molla Fenari, Cürcani, Taftazani ve daha niceleri vardır.

 

Bilimin Müslüman Öncüleri ve Bilime Katkıları

 İslam’ın ilk 5-6 asrı içerisinde pozitif bilimlerle uğraşmış çok sayıda bilim adamı yetişmiş ve çok fazla bilimsel çalışma yapılmıştır.

 CABİR B. HAYYAN (ö. 200/815)

Hicri II. yüzyılda Emevi ve Abbasiler döneminde yaşamıştır. Tus şehrinde doğmuş, ömrünün büyük bir kesimini Kufe’de geçirmiştir.

Kimya, tıp, astronomi, matematik, mekanik ve felsefe alanlarında önemli ilmi çalışmalar yapmıştır.

Teorik kimyadan daha çok deneysel kimya üzerinde çalışmalar yapması, modern Avrupa’yı etkilemiştir.

Cabir, maddeleri sadece oluşum yönleriyle incelememiş maddenin dönüşümüne de ilgi duymuş ve çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırmıştır.

Cabir b. Hayyan, evrenin matematiksel bir düzen olduğunu savunur. Dil ile fizik arasında paralellikler kurar. Ayrıca, bilim, felsefe ve dil alanında birçok konuda araştırmalar yapmıştır. Bu alanda yazdığı risalelerin sayısı çok fazladır. Bu eserlerin bir kısmı kimya ile ilgili, diğerleri ise deneysel kimya ile ilgilidir. Batı da Geber ismiyle bilinir. Onun Batı dillerine tercüme edilen eserlerinin Batı da gelişen deneysel kimya alanında büyük etkisi olduğu bilinmektedir.

HARİZMİ (ö. 232/847)

Harizmi, Bağdat’ta yaşamış ve Beytü l-hikme de çalışmıştır. Matematik, astronomi ve coğrafya alanında yazdığı eserler günümüze kadar gelmiştir. Halife Me’mun’un isteği üzere yazdığı 2Kitabu’l-muhtasar fi hisabi l-cebr ve l-mukabele” adlı eseri ona cebir ilminin kuruculuğu unvanını kazandırmıştır. Bu eser üzerine çok sayıda şerh yazılmıştır.

1145’te ilk defa Latince ye çevrilen bu eser, 17. yüzyıla kadar Batı üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. Latince kaynaklarda ismi Alkarismi, Algoritmi, Algorismi şeklinde geçen Harizmi’nin Güneş, Ay ve yıldızların yükseklikleri ve bunlara dayalı olarak zamanı ölçmede kullanılan “Usturlab” ile ilgili de üç eseri bulunmaktadır.

KİNDİ (ö. 252/866)

Yakup el-kindi, babasının görevi nedeniyle hayatının belli bir bölümünü Kufe ve Basra da geçirmiştir. Dil ve edebiyat eğitimini Basra da yaptıktan sonra Bağdat’a geçerek hayatının kalan kısmını orada sürdürmüştür. Mu’tezile’nin akılcılığından etkilenen Kindi, Halife Me’mun’un sarayında dinî ve ilmi sohbetlere katılmış, Beytü l-hikme’nin ilmi kadrosunda yer almıştır.

Kindi; felsefe, tıp, matematik, astronomi, optik, meteoroloji, kimya, musiki gibi alanlarda çok sayıda eser yazmıştır.

Kindi’nin bilgi anlayışında bilginin ve hakikatin geldiği kaynaktan ziyade, bilginin kendisi önemlidir.

“Risale fi l-akıl” adlı eseri meşhurdur.

 Kindi”nin görüşleri Batılılar üzerinde tesirli olmuş, bu sebeple eserleri, Latince, İbranice, İngilizce, Almanca ve Fransızca ya çevrilmiştir.

 CAHIZ ( ö. 255/869):

 Mu’tezile kelam ekolünün önemli bir temsilcisi olan Cahız, İslami ilimlerin yanında felsefe, sosyoloji ve bilim ile de meşgul olmuştur.

Eseri:

 “Kitabu l-hayevan

 Bundan başka Cahız’ın dil, edebiyat, sözlük, felsefe, kozmoloji, astroloji, sihir ve müzikle ilgili eserleri de vardır.

 Kitabu l-buldan; onun coğrafya ile ilgili eseridir.

 Bilgi Notu:

 Hayvan bilimi alanında yazılmış en değerli eser Cahız a aittir. Adı Kitabu l- Hayevan dır.

 

MUHAMMED B. ZEKERİYYA ER-RAZİ (ö. 313/925)

Rey şehrinde dünyaya gelmiştir. Kimya ve tıp ile yakından ilgilenmiştir. Rey den Bağdat’a gelerek burada büyük hastanenin başhekimliğini yapmıştır. Yaklaşık 200 eseri vardır. Onun en önemli yönü, teorik tıpla deneysel tıbbı birleştirmesidir.

 İnsan bedeninin bağışıklık sisteminin mikroba alıştırılması esasına dayalı aşı yöntemi üzerinde çalışmıştır.

En meşhur eserleri:

“el-havi fi t-tıp”  klinik tecrübelerinin bir dökümü üzerine yazılmış bir eserdir.

Kitabu taksimi’l-ilel: hastalıkların taksimi

kitabu l-cederi ve l-hasbe:  çiçek ve kızamık hastalıkları hakkındaki yer alır.

 Razi’nin geliştirdiği tedavi yöntemleri başta İslam dünyası olmak üzere, Batı da yüzyıllarca insanlığa şifa kaynağı olmuştur.

FARABİ (ö. 339/950).

Kazakistan sınırları içinde bulunan Farab şehrine yakın Vesiç de dünyaya gelir.

İyi bir eğitim aldıktan sonra, bir süre kadılık yapar. Memuriyeti bırakarak tekrar ilmi hayata dönen Farabi, Bağdat a gelir ve oraya yerleşir.

Miladi 941 yılında Halep ve Şam’a gider, kısa bir süre Mısır da bulunur ve Şam’da vefat eder.

Her ne kadar Farabi felsefe alanında yapmış olduğu çalışmalarla bilinse de pozitif ilimler alanında da hatırı sayılır çalışmalar yapmıştır.

Eserleri:

 İhsau l-ulum: adını taşıyan ilimler tasnifi ile ilgili kitabı meşhurdur.

Mantık, Farabi’nin en çok ilgilendiği alandır. Aristo’nun mantık çalışmalarını inceler ve onlara şerh, haşiye ve talik türü eserler yazar. Latin Ortaçağı’nda Alfarabius ve Abunaser olarak bilinen Farabi’nın yüz on kadar eseri çeşitli dünya dillerine çevrilir. Yapılan araştırmalar, St. Thomas ın felsefesinin Farabi’nin felsefesinin bir tekrarı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Onun felsefe ve bilim anlayışı, öğrencisi Yahya b. Adi yoluyla intikal etmiş;

İbn Sina, İbn Meymun, Muhyiddin İbnu l-arabi ve Spinoza kendi düşünce sistemlerini oluştururken Farabi den yararlanmışlardır.

El-Medinetü l-fazıla adlı eseri, onun düşüncelerinin bir özeti gibidir.

İBN SİNA ( 428/1037)

Ebu Ali İbn Sina, Buhara yakınlarında bulunan Eşfene köyünde doğdu.

Hhayatını İran coğrafyası içerisinde geçirdi. Önce dinî ilimler alanında sonra da pozitif ilimler alanında eğitim aldı. Mantık, matematik ve astronomi alanında birçok eseri inceldi. Tıp ilmine ayrı bir ilgisi olan İbn Sina, 16 yaşında doktorluğa başladı.

 İbn-i Sina; 18 yaşında Samani Hükümdarı Nuh b. Mustafa’yı tedavi eder ve sarayın doktoru unvanını alır. Tıp doktoru olan İbn Sina, asıl başarısını felsefe alanında göstermiştir. Bu alanda iki yüz elliyi aşan eseri var.

El-kanun fi t-tıp: Bu eserin Latincesi 1544 yılında, Arapçası ise, 1593 yılında Roma da basıldı. Doğu ve Batı dillerine tercüme edilen bu eser, uzun yıllar İslam ve Batı dünyasında ders kitabı olarak okutuldu.

 

İBNU L-HEYSEM (ö. 432/1040)

 İbnu l-heysem Basra da doğdu. Eğitimini Bağdat, Şam ve Kahire gibi büyük şehirlerde tamamlayan Heysem; matematik, mantık, astronomi, fizik, tıp ve felsefe alanlarında uzmanlaşır.

Bu alanda geliştirmiş olduğu aletlerle deneyler yaparak,  ışığın kırılması, gölge ve yansıma gibi optikle ilgili temel konularda görüşler ortaya koymuştur.

Batı da Alhazen, Alhacen, Avenetan ve Avennathan olarak bilinir.

Eseri:

 Kitabu l-menazir: Optik ve tıp alanında yedi ciltlik bir eserdir.

Bu eserde, gözün anatomisi ve fizyolojisi üzerinde durulmuştur. Bu eserin ilk Latince çevirisi XII. asırda yapılmış ve bu eser Kepler, Bacon, Newton ve Descartes üzerinde etkili olmuştur. 

Kahire de vefat eder.

BİRUNİ,

Harizm in merkezi olan Kas şehrinde dünyaya gelen Biruni, soy olarak Türk tür.

 İlk eğitimini aldıktan sonra, kendi kendisini yetiştirmiştir.

 17 yaşında iken gözlem ve deneyler yapmaya başlamış, özellikle coğrafya alanında kendisinden söz ettirmiştir. Sanskritçe de öğrenen Biruni, bu dilden Arapçaya birçok çeviri yapmıştır.

fizik, kimya, botanik, eczacılık, tıp, matematik, geometri, coğrafya, astronomi, mineraloji, dinler tarihi, filoloji, etnoloji gibi otuza yakın ilim dalında çalışma yapmış ve eserler vermiştir. Özellikle astronomi, jeoloji, kimya, botanik ve coğrafya alanında gözlem ve deneyi öne çıkarmıştır. Astronomi alanında gezegenler ve bunların hareketleriyle ilgili yaptığı çalışmalar kendisinden sonra gelenlere çığır açıcı olmuştur.

Eseri:

Kitabu’s-saydala fi t-tıp adlı eseri eczacılık ve tıp alanında ünlüdür.

 

İBN RÜŞD (595/1198)

 İbn Rüşd, Batı ve İslam dünyasında en çok bilinen ilim adamlarından birisidir. Kurtuba’da doğan İbn Rüşd, iyi bir eğitim-öğretim hayatı geçirir. Büyük filozof İbn Bacce’den ders alır ve İbn Tufeyl ile tanışır. Batı’da Averroes olarak bilinir.

 İşbiliye de kadı, Kurtuba da başkadı olur. Bu sırada Aristo’nun eserlerini yorumlar. Öldüğünde naaşı Kurtuba ya getirilerek defnedilir.

Astronomi alanında da başarılı çalışmalar yapmıştır.

 Tıp alanında 23 eseri vardır. En önemli eserleri:

 “El-külliyat fi t-tıp

 felsefe alanında; “El-menahicu’l-edille” ve “Faysalu t-tefrika” adlı eserleri meşhurdur.

Tehafütü t-tehafüt” adlı eserinde Gazeli’yi eleştirmiştir.

 

 

 

3. İSLAM’DA SANAT

 Arapça’da sun kökünden gelen sanat, insanların zekâ ve tecrübe ile kazandıkları bilgi ve maharet sayesinde yaptıkları işlere denir. Allah’ın isimlerinden birisi de es-sani dir.

Kur an-ı Kerim de Allah’ın sanatı ifadesi şöyle anlatılır: “Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar, bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah’ın yaratmasıdır/sanatıdır.”

 Sanatın özünde güzellik vardır.

Yüce Allah bu güzelliği eşyanın özüne yerleştirmiştir. Bir ayette: “Allah yarattığı şeyi güzel yapmıştır.

 Bir başka ayette de: “Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” buyrulur.

 Güzeli tanımlamak kolay değildir. Ancak bir nesnede kusursuzluk, gayelilik, ahenk ve nizam varsa o şeye güzel denilir.

Güzellik sadece biçim ve şekilden ibaret değildir.

Bir de kabalığa karşı incelik,

sertliğe karşı yumuşaklık,

boş söze karşılık faydalı söz,

öfkeye karşılık sabır,

saygısızlığa karşılık affetme gibi ahlaki değerlerde ortaya çıkan manevi güzellik vardır. İslam sanatlarında bu her iki güzellik bir arada düşünülür.

 Neml Suresi, 88. ayet

Secde Suresi, 7. ayet

Tin Suresi, 4. ayet

107 TEMEL AYET Dağları görürsün, onları hareketsiz sanırsın. Hâlbuki onlar, bulutların geçişi gibi hareket ederler. Bu, her şeyi sağlam ve yerli yerince yapan Allah ın yaratma sanatıdır... (Neml Suresi, 88. ayet).

ESTETİK

 Estetik, insanda bulunan bir hoşlanma duygusudur.

Hz. Peygamber in (s.a.v) estetiğe verdiği önemi,

saçını ve sakalını taramadan,

giyim ve kuşama özen göstermeye,

konuşma tarzından, disiplinli bir hayat yaşamasına varıncaya kadar görebiliriz.

Hz. Peygamber (s.a.v), küçük yaşta vefat eden oğlu İbrahim’i kabre defnettikten sonra çevresinde bulunan sahabelere toprağın düzeltilmesi konusunda tavsiye ve talimatlarda bulunmuştu.

Bir ara sahabelerden birisi: Ey Allah’ın Elçisi! Bu bir vahiy midir? diye sorunca O: “Hayır, göze hoş gelsin.”  buyurmuşlardı.

 Bu düşünce yapısının yansımalarını bütün bir İslam medeniyetinde görmek mümkündür.

İslam insanın bütün davranışlarında güzellik arar. Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde: “Bir iş yaptığında en güzel yapanı Allah sever.” Buyurmuştur.

 Bir başka rivâyette ise: “Sizden birinin yaptığı işten huzur duymasından Allah hoşnut olur.”  buyururlar.

İslam geleneğinde güzellik; söz, davranış, hareket, gülümseme, düşünce ve sanat eseri gibi konulara yansıtılmaya ek olarak; marangozluk, demircilik, ayakkabıcılık, dokumacılık, duvarcılık gibi insan ve toplum hayatının ihtiyaç duyduğu bütün zanaat alanlarına da yansımıştır. O halde insan yaptığı her türlü işi dürüst ve sağlam yapmalı, hatta hem sanatkârlar ve hem de zanaatkârlar icra ettiği sanat ve mesleklerinde estetik ilke ve değerleri asla göz ardı etmemelidirler. Allah’ın mükemmel olarak yarattığı insandan mükemmel davranışlarda bulunması beklenir. İşte İslam sanatlarında ortaya çıkan bazı tezahürler şunlardır:

Şiir: İnce zekâ, anlayış, duygu ve bilgisinden dolayı, bir şeylerin farkında olan, hisseden, düşünebilen kimseye şair, şairin eylemi olan ince duygu ve ilime de şiir adı verilir.

Daha sonra şiir, vezinli söyleyişler için de isim olmuştur.

 Cahiliye devrinde Araplar şiire ve gelecekten bahseden şâire büyük değer veriyorlardı. Şiirde bir etkileme vardır. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.v) şair Hassan b. Sabit’i yanında bulundurur, ondan zaman zaman şiir dinlerdi.

Güzellikleri söz ile yansıtma sanatı olan şiir, İslam medeniyeti boyunca meşhur şairler ortaya çıkarmış ve bu şairlerin şiirleri büyük hizmetlerde bulunmuştur. Bu güzellikleri, Mevlana, Yunus Emre, Fuzuli, Baki, Şeyh Galib de bulabiliriz.

MUSİKİ:

Güzel sözlerin estetikle örülü güzel bir şekilde sunulması bazen de musiki yoluyla olmaktadır. Her insanın yaratılışında musiki duygusu vardır.

Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde: “Kur’an’ı okurken seslerinizle güzelleştirin.” buyurmuşlardır.

 Farklı makamlarda icra edilen Kur an, ilahiler, kasideler, mevlitler ve ezanın insan üzerinde çok olumlu tesirlerinden bahsetmek mümkündür. Hatta bu sebeple, İslam’ı seçenler bile olmaktadır. İslam dünyasında musiki alanında ilk çalışmalar Emeviler ve Abbasiler döneminde başlar.

 Yunus el-katib ve Halil b. Ahmed bu dönemin önemli musiki üstatlarıdır.

Ayrıca Kindi ve Farabi gibi filozofların da musiki ile ilgilendikleri bilinir.

 XIII. yüzyılda Safiyyüddin el-urmevi nin geliştirdiği ses sistemi çok geniş bir coğrafyada kabul görmüştür.

XV. yüzyılda Abdülkadir-i Meraği, kendisine ait orijinal taksim metodu ortaya koymuştur. Özellikle Osmanlıda musiki alanında Itri, Dede Efendi, Arif Hikmet gibi büyük bestekarlar ve ses ustaları yetişmiştir.

HÜSN-İ HAT YAZI SANATI:

 İslam kültürünün en gözde sanatları arasında yer alır. Hüsn-i hat, güzel yazı demektir.

Hüsn-i hat, her ne kadar cismani aletlerle meydana gelirse de ruhi bir geometridir.

Bu sanatın gelişmesinde Kur’an-ı en güzel bir şekilde yazma isteği büyük rol oynamıştır. Kur’an’a hizmet aşkı ile estetik zevk birleşince dünyanın en güzel sanatları arasında yer alan hüsn-i hat ortaya çıkmıştır. Yazı çeşitlerini ifade etmek için kalem tabiri kullanılır.

 Aklam-ı sitte denilen altı çeşit yazı vardır.

Bunlar: sülüs, muhakkak, reyhanî, nesih, tevkii, rika dır.

Kur an;

-Mekke’de indi,

-Mısır da okundu

 -İstanbul da yazıldı,

 Gerçekten de Osmanlı coğrafyasında güzel yazı alanında büyük sanatkârlar yetişmiştir.

Bunların başında: Amasyalı Şeyh Hamdullah, Hafız Osman, Mustafa Râkım, Mahmud Celaleddin, İsmail Zühdü ve Hamid Aytaç gibi hattatlar gelir.

TEZHİP RESİM VE HEYKEL SANATLARI:

 Eskiden tapınmak maksadıyla yapıldığı için Müslüman sanatçılar bunların yerine farklı sanatlara yönelmişlerdi. Bunlardan birisi de tezhiptir.

Tezhip:

 Hüsn-i hat sanatının çevresini güzelleştirmek için süsleme sanatı adı verilen tezhip doğmuştur. Bu sanat, hat sanatının ayrılmaz bir parçası olarak görülür.

Minyatür:

Minyatür, kâğıt ve parşömen üzerine yapılan bir çeşit resimdir. Bu sanat dalı Uygurlardan İlhanlılara, onlardan Selçuklu ve Osmanlılara geçmiştir. Osmanlı ve İranlılarda bu sanat çok gelişmiştir.

Bizde XVI. yüzyılda Nigari, XVII. yüzyılda Nakşi ve XVIII. yüzyılda Levni bu sanatın en meşhur temsilcileridir. Minyatürün resimden farkı, gölgesiz olması ve derinlik bulunmamasıdır.

EBRU:

 Ebru, birtakım özel boyalarla su üzerine yapılan şekillerin kâğıda çıkarılma işlemidir. Kâğıda yansıtılan şekiller bir mermer görünümü alır. Eskiden ebru, levha ve minyatür kenarlarında kullanılırdı. Günümüzde soyut sanat kabul edilen ebru, tablo, kumaş ve duvar deseni olarak kullanılmaktadır. Ebru sanatının Buhara’dan Anadolu’ya geldiği rivayet edilir. Bu sanatların dışında sedefkârlık, kalem işi, kakmacılık, kaşıkçılık, lülecilik, telkari, kilim ve halıcılık gibi pek çok sanat türü vardır. Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda bu sanatlar farklılıklar arz etmektedir.

Bu sanatların önemi:

Bu sanat dalları ile uğraşmak gönlü her türlü kötü duygudan temizler

İnsanda ulvi duyguların gelişmesine vesile olduğundan suçluların tekrar topluma kazandırılmasında bir iyileştirme işlevide görmektedir.

Paylaşım :
Mail Yazdır Yorum Yaz 0 Yorum
21-05-2016 13:51 - 2689 Okunma
Yazarlar Tümü
Asya Ahileri
Dünya kadınlar günü mü?
Vedat AKBULAK
Recep Ayı
Musa Aras
Gelişmeler Çok Endişe Verici
Osman KARABULUT
Demire Şekil Vermesini Bilmeyen Millet Yontulmaya Mahkum Olur
Nurhazar DOLUNAY
Dedenin Torununa Nasihatı
Misafir Yazarlar Tümü
Cihan CANHATAY
İSLAM'A FOBİ VE IRKÇILIK BİLİNÇLİ OLARAK KÖRÜKLENİYOR
14-12-2017 | Ana Sayfa | Ana Sayfam Yap | Sitenize Ekleyin | Künye | Foto Galeri | Video Galeri | Yazarlar | İletişim | RSS
Asya Ahileri  ® 2006 - 2012  
Sitede bulunan içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir Tasarım & Yazılım : Network Yazılım