14-12-2017 | Ana Sayfa | Ana Sayfam Yap | Sitenize Ekleyin | Künye | Foto Galeri | Video Galeri | Yazarlar | İletişim | RSS
İslam ve Manevi Hayat
VI. Ünite İslam ve Manevi Hayat 11. Sınıflar Temel Dini Bilgiler Dersi
Paylaşım :
Mail Yazdır Yorum Yaz 0 Yorum
21-05-2016 13:58 - 2496 Okunma

İNSAN BEDEN VE RUHTAN OLUŞMAKTADIR

 Yüce Allah, insanı yaratmadan önce, insanın yaşamasına elverişli olarak her türlü ortamı yaratmıştır. İnsanın halife olarak nitelendirilmesi, en son yaratılan varlık anlamına gelir.

-İnsan, varlıkların en değerlisidir.

Bütün canlı ve cansız yaratıkların en olgunudur.

topraktan yaratılmıştır.

Bu gerçek pek çok ayette dile getirilir: “Sizi topraktan yaratması, onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra bir de gördünüz ki siz beşer olmuş (çoğalıp) yayılıyorsunuz.”

  Bir başka ayette: “Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık.”  buyrulur.

TEMEL AYET Sizi topraktan yaratması, O nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra bir de gördünüz ki siz beşer olmuş (çoğalıp) yayılıyorsunuz.

İlk insan olan Hz. Âdem (a.s), topraktan insan suretinde yaratıldıktan sonra artık ruh üfleme safhasına gelmiştir. Şu iki ayette bu aşamalar anlatılır: Sonra onu şekillendirip ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme, görme ve idrak duygularını yarattı...

Bir başka ayette de ruh üflenmesi şöyle anlatılır: Onu şekillendirip içine ruhumdan üflediğim zaman onun için saygı ile eğilin.

Bu son iki ayette de ruhu üfleyen öznenin Allah olduğu ifade edilmektedir. Dolayısıyla, ruhun, bedenin çeşitli evrelerden geçmesinden sonra yaratıldığı anlaşılmaktadır. Ruhla bedenin ilişki kurması da bundan sonra meydana gelmektedir. Ruh, insanda ve hayvanda canlılığı sağlayan unsurdur.

Ruh ve beden farklı cevherlerden oluşmaktadır. Birlikleriyle canlılık, ayrılıklarıyla da ölüm vaki olmaktadır. Ölüm sonrasında beden çürüyüp toprağa karışırken, ruh, kendisi için ayrılmış bulunan ruhlar âlemine çekilmektedir.

 

İnsan, donuk bir varlık halinde iken kendisine ruh üflenince canlanıyor, bilinç ve duyularını kazanıyor; işiten, gören ve düşünen bir varlık haline geliyor. Bu durum, aynı zamanda insanın dini bir tabiatının olduğunu ve insanda dini inancın doğuştan geldiğini kanıtlamaktadır. Nasıl ki insanın yaşayabilmesi için katı ve sıvı besinler almaya ihtiyacı varsa, ruhi yapısının da ayakta durabilmesi için Allah’a inanmaya ihtiyacı vardır. Beden ve ruhun ihtiyaçları karşılandığı takdirde insan hayatı dengeli bir süreç izler.

Din Psikolojisi alanında yapılan deneysel çalışmalar, çocukların dünyaya gelirken boş bir levha gibi değil, dini istidat ve yetenekle geldiklerini göstermektedir. Dinî tabiatın, insanda doğuştan var olduğunu gerek Kur an dan ve gerekse Hz. Peygamber den (s.a.v) gelen rivayetlerden öğreniyoruz.

 Bir ayette: “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler” buyrulur.

Bir hadiste: “Her insanı annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Bundan sonra ebeveyni onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar. Eğer (çocuğun) anne babası Müslüman ise, çocuk da Müslüman olur.”

Fıtrat;  kelimenin kökü fatr, bir nesneyi yarmak anlamına gelir. Gündüzün, karanlığın içinden yarılarak çıkması buna misaldir. Bir varlıktan varlığın, bir tohumdan çimenin çıkması gibi, insanın yapısından da inanma duygusunun çıkması buna benzer.

 Çünkü insanlar, Allah’ın fıtratı üzerine yaratılmıştır. Allah’ın yarattığı ilk fıtrat, insanın taşıdığı ruhtur. Bu bağlamda en geniş anlamıyla fıtrat, insanın Allah’ı kabul ve idrak etme yeteneğidir.

Her ferdin, yaratılışına ve ruhuna hak duygusu ile Allah’ı bilme gücü, yerleştirilmiştir. Bireyde bulunan bu istidat, eğitim yoluyla beslenirse, kişi, hakka ve doğruya yönelebilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) den gelen rivayetten de anlıyoruz ki hakkı bilme yeteneğinin doğuştan getirildiği, yetişkinlik çağında bu inancın aldığımız eğitim ya da içinde bulunduğumuz sosyo-kültürel çevre tarafından geliştirilip veya köreltilebileceğini anlıyoruz. Doğuştan getirilen inanma duygusu, her ne kadar köreltilse de, yok edilmesi mümkün değildir. Çünkü inanma asıl, inkâr ise köksüzdür.

 Belli bir süre, üzeri örtülürse de imkânlar bulduğu zaman kendisini dışa vurur. Çocuklar da, fıtri olan din duygusunun uyanma ve gelişmeye başladığı dönemde, hiçbir dini telkin ve uyarı söz konusu olmaksızın, hadiseler arasında meydana gelen nedensellik ilkesini anlayabilmekte, kendisi ile başkalarını birbirinden ayırt edebilmektedir. Bu durum çocuğun, çevresinde olup bitenleri fark etme bilincine ulaştığını gösterir.

Özellikle 4 yaş grubu, çocuklarda dini ihtiyacın daha bir canlılık kazandığı dönemdir. Bu dönemin, çocuklarda inanç gelişimi bakımından önemi çok büyüktür. Hiç kuşkusuz çocuklarda nükseden ve gelişen dini düşüncenin temelini Allah tasavvuru oluşturur. Çoğumuz gündelik hayatımızda 4-5 yaşına ayak basan çocukların Allah ile ilgili sorular sorduğunu, bir otorite olan babalarıyla Allah arasında mukayeseler yapmaya gittiklerini gözlemlemişizdir. Bu yaşlarda henüz onlarda soyut düşünceleri kavrama gücü gelişmediği için somut varlıklardan hareket ettikleri görülür. Eğitimcilerin tespitlerine göre 7 yaş grubuna giren çocuklarda beş duyu organı bütün fonksiyonlarını yerine getirebilecek bir olgunluğa kavuşur. Bu nedenle 7 yaşındaki bir çocukta temyiz kabiliyeti ve kavrama gücü gelişir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v): “Çocuklarınız yedi yaşına geldiği zaman onlara namaz kılmayı öğretin.” buyurmuşlardır. 10 12 yaş grubuna ulaşan çocuklarda ise fıtratın bir gereği olarak inanç ve ibadete yönelik merak ve uygulama isteklerinin arttığı görülür.

TEMEL HADİS Her insanı annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Bundan sonra ebeveyni onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar. Eğer (çocuğun) anne babası Müslüman ise, çocuk da Müslüman olur.

Her yaştan insan, yaratılışı itibariyle inanan bir varlıktır. İnanmak onun zihin ve ruh dünyasında mevcuttur. İnsanın zihninde yaratıcı kudreti arama özelliği var olduğu gibi, onun ruhunda, yüce bir varlığa sığınma duygusu ve ona güvenme ihtiyacı da vardır. İnkârın en aşırı noktasına varmış bulunan bir kimsenin bile büyük bir felaketle karşılaştığı zaman taşa ve ağaca sığındığı görülmemiştir.

Bu kimse, ilahi dinlerin bahsettiği bir ve tek olan Allah a sığınır, bildiği isim ve sıfatlarla ona yalvarır. İnsan karşılaştığı bir felaketten kurtulmak için yaratanını arar ve ona iltica eder.

Nitekim bir ayette insanın doğal afetler karşısındaki hali şöyle tasvir edilir: “Onları (denizde) bir dalga gölgeler gibi kapladığında, dini Allah’a has kılarak ona yalvarırlar. Allah, onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı orta yolu tutar. Bizim ayetlerimizi ise, ancak son derece kaypak, son derece nankör olanlar inkâr eder.”

  Bu ayetten, insanın tabiatının iki yönünü anlıyoruz. İnsan dediğimiz varlık, bolluk ve sevinç anında Allah’ı unutan, yoksulluk ve keder halinde Allah’ı hatırlayan sentetik anlayışa sahiptir. İşte doğal olaylar dediğimiz durumlarda biri ile karşı karşıya kalan insan da bir yerlere sığınma iç dürtüsü ön plana çıkar.

Kur an, insanın özünde bulunan bu sığınma ihtiyacını bir başka ayette şöyle beyan eder: O, sizi karada ve denizde yürütendir. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri güzel bir rüzgârla alıp götürdükleri ve (yolcular) bununla neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara, dalgalar hücum eder ve onlar, çepeçevre kuşatıldıkları anlarda dini yalnız Allah’a has kılarak, Andolsun, eğer bizi buradan (sağ olarak) kurtarırsa, mutlaka şükredenlerden (inananlardan) olacağız diye Allah a yalvarırlar.”

Lokman Suresi, 32. ayet

Yunus Suresi, 22. ayet

 

Herhangi bir insanın hayatını anlamlı bir hale getirebilmesi için aşkın bir varlığa bağlanması kaçınılmazdır. Her ne kadar değişik etkenlerden dolayı birey ya da toplumlar dine karşı mesafeli olmuşlarsa da bu durum daha ileri taşınamamıştır. Nihayetinde, fıtratın sesine kulak verilmek zorunda kalınmıştır. Bu noktada inanç tarihi iyi bir laboratuardır. Varlığın gerçekliğini kavramak ancak inançla sağlanabilir. Çünkü hayatı anlamlandırmak ancak, Allah’a imanla mümkündür.

İnsan, et ve kandan oluşan bir cisimden ibaret değildir. Bu görünen varlığından apayrı, insanın bir de görünmez varlığı vardır. O da hakkında bize az malumat verilen ruhtur.

Bu sebeple biz Müslümanlar, insanın ruh ve bedenden meydana geldiğini kabul ettiğimiz ve ölümden sonra ruhun bekasına iman ettiğimiz için, ölümden sonraki hallere de inanırız.

(İsra Suresi, 85. Ayet)

İNSANIN RUHSAL İHTIYAÇLARI

 İnsanın nasıl ki, yeme-içme gibi bedenine ait ihtiyaçları varsa, manevi anlamda doyuma ulaşması için de ruhunun ihtiyaçları vardır. Bir ayette, ruhun gıdasının zikir olduğu bildirilir: “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.

Bu ayette insanın ruhsal ihtiyaçlarının başında Allah’a iman ve bize Allah’ı hatırlatacak şeylerle meşgul olmak gerektiği anlatılmaktadır. Bu bağlamda Allah’ı zikir; Kur an okumak ve onu anlamaya çalışmak, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmek, yoksulların ihtiyaçlarını karşılamak ve hiçbir an dilimizden ve gönlümüzden onu çıkarmamaktır.

Allah’ın en güzel isimlerinden birisi de “El-Mü’mina”  olup güven veren anlamına gelir. Ona inanan ve ona güvenen kimseler yegâne güven kaynağına tutunmuş olurlar. İşte Allah tan gelen ilahi öğretiyi diliyle ikrar eden ve kalbiyle tasdik eden kimseye de mümin denilir. Müminlik sıfatıyla özdeş olan kimse, kendini güvende hissettiği gibi, aynı şekilde hemcinslerine, tabiat ve bütün bir varlık alanına kendisinden güvende olduğunu hissettirir.

 TEMEL AYET Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.

 Ra’d Suresi, 28. ayet

Haşr Suresi, 23. ayet

İman kişiye varoluşsal bir güvenlik kazandırır. Kur an-ı Kerim de; Allah, açlık ve güven kavramları arasında çok yakın bir irtibat kurulur. Açlık ve güven birbirine zıt iki kavramdır. Çünkü gerek maddi bakımdan ve gerekse inanç bakımından her türlü yoksulluğun dibe vurduğu bir toplumda, güven, güvenilirlik ve güven içinde olma gibi durumlar ahlaki açıdan tartışılır. Bu sebeple açlık ve her çeşit güvensizliğin ortadan kaldırılması ancak güven kaynağı olan Allah’a imanla sağlanabilir. Bundan dolayı Kur’ an da: Sizi açlıktan doyuran ve korkudan emin kılan bu beytin Rabbine kulluk ediniz 200 buyrulmuştur.

 Çünkü Allah’a iman, insana toplumsal sorumluluk duygusu ve vazife ahlakı yükler. Varlıklı olan Müslümanlar, Allah’a olan sağlam inançları sayesinde açlık, sefalet ve yoksulluk içinde bulunan kimselerin ihtiyaçlarını yerine getirmekle kendileri bireysel mutluluğu, ihtiyaçları karşılanan kimseler de kendi mutluluklarını sağlamış olurlar. İçte ve dışta barışın sağlanması insanı huzurlu ve mutlu kılar.

Kur’an’a göre yardımlaşmanın kesildiği bir toplumda;

 güven ortadan kalkar,

 büyük fitne ve kargaşalar ortaya çıkar.

Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.v): “Zekât, İslam ın köprüsüdür.” buyurmuşlardır.

İslam da zekât, sadaka gibi yardımlaşma başta olmak üzere her çeşit zorunlu ve gönüllü yardımlaşma türü, sosyal tabakalar arasında kurulan bir kardeşlik, barış ve güven köprüsü gibi vazifesi görür.

 Mümin zenginlerin yoksulların ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik çabaları, toplumda sosyal güvenliğin sigortasıdır.

Kureyş Suresi, 3. ve 4. ayetler

Enfal Suresi, 73. Ayet

Öte taraftan emniyet ve hidayet arasında da çok yakın bir ilişki vardır. Kur an da, gerçek emniyet ve güvenin imanlarına şirk karıştırmayan müminlerin hakkı olduğu şöyle beyan edilir: “İman edip de imanlarına zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya, işte güven (emniyet) onlarındır ve onlar doğru yolu (hidayet) bulanlardır.”

İmanlarına şirki karıştırmayanlar gerçek anlamda hidayet üzere olacakları için doğrudan psikolojik anlamda güven içinde olmaları onların hakkıdır. Kur’an müşrik insanın iç dünyasında kopan fırtınaları ve şirkin insanın özbenliğini nasıl param-parça ettiğini parçalanmış kuş metaforuyla anlatır: “Kim Allah’a ortak koşarsa (şunu bilin ki ) o kimse, sanki gökten savrulup düşen, kuşların didikleyip kapıştığı yahut rüzgârın uzak, ıssız bir yere savurduğu kimseye benzer.”

Bu ayetten da anlaşılıyor ki müşrikin aklı ve kalbi berrak ve tutarlı inançlardan uzak olduğundan o sürekli bir endişe, korku ve güvensizlik içinde bulunur. İşte, gerçek anlamda tevhide uygun bir istikamet yakalayan insanlar, varoluşsal güvenliği elde ederler.

TEMEL HADİS Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: Zekât, İslam ın köprüsüdür.

En am Suresi, 82. ayet

Hac Suresi, 31. ayet 122

Allah’a inanan insan kendini özgür ve güvende hisseder. Çünkü gerçek özgürlük, Allah a kulluktadır. İnsanı insan kılan şey, hayatı bir bütünlük duygusuyla yaşaması, maddi olanı bütünüyle terk etmemesi ama asıl olanın ruhun arayışı olduğunu fark etmesidir. İşte, sonsuz güvenlik şemsiyesi altına giren bir mümin için hayat, Hz. Peygamber in (s.a.v) ifadesiyle, kısa bir gölgeliğe benzer: “Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.”

Her ne kadar iman, bir kimsenin Müslüman olması ve kendisini ruhsal bir güvenlik içinde bulundurması anlamına gelirse de bu imanın ibadetlerle takviye edilmesi gerekir. İbadetlerin şekil boyutu kadar, mana boyutu da önemlidir. Bunlardan birisi eksikse, ibadetlerden pozitif yönde beklenen ahlaki ve ruhsal değişim gerçekleşemez. İbadet hayatının ruh ve manasını; iyi niyet, huşu, ihsan, ihlas, takva ve her şeklin sembolik anlamını kavramak oluşturur. Bundan dolayı bir Müslüman’ın ibadetle âdeti birbirinden ayırması gerekir. Bu da ancak sahih niyetle olur. İbadetlerin ruhunu teşkil ve tahkim eden niyet ve ihlâs, bütün ibadetlerin iliğidir. Dolayısıyla, ibadetlerden elde edeceğimiz sevabı yok eden gösterişçi ve desinler türü dindarlıklardan uzak durulmalıdır. “Onların etleri ve kanları asla Allah a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır.”

Ayetinde bu ihlas durumu ve samimi dindarlığın nasıllığı vurgulanır. Yine Hz. Peygamber (s.a.v) den gelen; Nice oruç tutanlar vardır ki, onların oruçtan payları sadece aç ve susuz kalmalarıdır.Rivayeti de bu gerçeği vurgular. Yukarıdaki uyarılar, ibadetlerin mana boyutuna dikkatlerimizi çekmektedir.

İbadetler; ihlâs, saf dindarlık olan takva ile bütünleştiğinde insanın ruhsal hayatını iyileştirici neticeler doğar. Bir Müslüman ancak, ibadetlerindeki mükemmeliyet neticesinde ihsan derecesine yükselebilir. Bu durum onu, her an Allah’la birlikte olma duyarlılığına götürür. İbadetler, insanın fikrini yüceltir, ruhunu olgunlaştırır ve iradesini terbiye eder.

Hac Suresi, 37

 

TEMEL HADİS Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: Nice oruç tutanlar vardır ki, onların oruçtan payları sadece aç ve susuz kalmalarıdır.

Şekil ve mana bütünlüğüne uygun olarak yerine getirilen ibadetler, insanı ahlaki açıdan iyi yönde olgunlaştırır ve değiştirir. Müslümanlık salt namaz ve oruçta değil, ahlaki değerlerin temsilinde de ortaya çıkar. Zaten ahlakın nihai gayesi, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır. Şu halde ruhun ihtiyaçları sadece maddi değerlerle karşılanamaz. Çünkü maddi değerler gelip geçicidir. Asıl kalıcı ve bizi mutlu kılıcı olan; sevgi, şefkat, kanaat, affedicilik, iyilik yapmak ve dostluk gibi ahlaki değerleri içselleştirmektir.

RUHSAL İHTIYAÇLARIN KARŞILANMASINDA YANLIŞ UYGULAMALAR

 İnsan, ruh ve bedenden oluşan bir canlıdır. Onun sağlığı, her iki yönden sıhhat ve afiyet bulmasına bağlıdır. Bedenimiz birtakım biyolojik yasalara göre çalışmaktadır. Herhangi bir organımızda meydana gelen bozulma karşımıza bir hastalık olarak çıkmaktadır. Bedenimize veya herhangi bir organımıza sirayet eden hastalıkları tedavi etmek için tıp ilmine ve bu ilimle uğraşan alanında uzman olan tabiplere müracaat ediyoruz. Yapılması gereken de budur. Öte yandan insan, aynı zamanda ruhu olan bir varlıktır. Onun, düşünceleri, duyguları ve inançları düzgün olduğu takdirde, bunlar bedenini olumlu, düzgün olmadığı takdirde de olumsuz yönde etkilemektedir. Hatta beden sağlığının önüne geçmektedir. Eğer insanın sağlıklı olması isteniliyorsa hem beden hem de ruh sağlığı yerinde olmalıdır. Ne var ki, ruhumuzun bağlı bulunduğu kurallar, bedenimizin bağlı bulunduğu kurallar gibi açık ve net değildir. İşte bu boşluk, ruhumuzun ihtiyaçlarını karşılamada farklı ve yanlış tedavi yöntemleri ortaya çıkarmaktadır. Bazen ruhumuzun ihtiyaçlarını karşılamak için doğru teşhis konulmakla birlikte inanç ve uygulamalarda yanlışlar yapılmaktadır. Ruhumuzun ihtiyaçlarını karşılamada ulûhiyet ve ubudiyette Allah’ı birlemek gerekirken, din adına insanların bazıları ona ortak kılıcı inanç ve ibadet altında yanlış tutum ve davranışlar içerisine girebiliyorlar.

 İşte şimdi de ruhsal ihtiyaçlarımızı karşılamada içine düştüğümüz bazı yanlış inanç ve uygulamalardan söz edeceğiz:

Sihir ve Büyü:

 Shr kökünden gelen sihir, el çabukluğu, göz boyama ve çekici sözler söyleme yoluyla gerçekleştirilen hile ve aldatma, şeytanla yakınlık kurup ondan yardım alma ve nesnelerin tabiat ve şeklini değiştirme gibi anlamlara gelir. Sihirle büyü arasında küçük bir fark vardır. Büyü, ruhani varlıklara; sihir ise, hokkabazlık, el çabukluğu ve illizyon gibi tekniklere dayanır. Tarihin en eski çağlarında yaygın olan büyücülük, pozitif bilimlerin egemen olduğu çağımızda bile hala etkinliğini sürdürmektedir. Birçok kimse, büyünün varlığına ve etkisine inanmaktadır. İnsanlar genelde büyücülüğe, insanların kanaatlerini değiştirmek ve nesneler üzerinde birtakım müdahalelerde bulunmak amacıyla başvurmaktadırlar.

Kur an-ı Kerim de:” Düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden Allah a sığınmak istenir.” İnkârcıların elinde sihir, nübüvvete itiraz ve peygamberlerin mucizelerine meydan okumak adına bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu durumdan, adeta sihir ve büyücülüğün, peygamberlerin elinde zuhur eden mucizeye bir alternatif olarak sunulduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan Kur’an dan öğrendiğimize göre, kadim kültürlerin halk inançları bazında etkili olmasından dolayı, hemen hemen bütün peygamberler sihirbazlıkla suçlanmışlardır. Hatta müşriklerin Hz. Peygamber i (s.a.v) büyücü ve büyülenmiş  olarak nitelendirdikleri bilinmektedir. İslam’ın Medine devrinde, Hz. Peygamber’e (s.a.v) büyü yapıldığına dair rivayetler konusunda âlimler arasında görüş farklılığı vardır. Hz. Peygamber’den (s.a.v) gelen bir rivayette, toplumları yıkıma götüren yedi şeyden birisinin sihir olduğunu bildirilmiştir.

İslam dini, sihrin varlığını inkâr etmemiş, fakat tevhid inancına zarar verdiği, kontrolü mümkün olmadığı ve genellikle kötüye kullanıldığı için yasaklamıştır.

TEMEL AYET Düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden Allah a sığınırım.

Felak Suresi, 4. Ayet

Enam Suresi, 7. ayet;

Yunus Suresi, 2. Ayet

Uğur İnancı:

Buna fal ya da fal bakma denir. Falcılık, çeşitli teknikler kullanmak suretiyle gelecekten ve bilinmeyen nesne ya da olaylar hakkında haber verme, gizli kişilik özelliklerini ortaya çıkarma işlemidir.

 Cahiliye Arapları bir yolculuğa, bir savaşa, ticarete çıkacakları ya da birisiyle evlenmek istediklerinde uğurlu olup olmadığını tespit etmek amacıyla falcının yanına giderek fal oklarından birisini çekmelerini isterler ve çıkan oka göre hareket ederlerdi. Kur an-ı Kerim de, fal kelimesi geçmemekle birlikte, cahiliye dönemi âdetlerinden olan şans okları ile fal tutup kısmet aramadan söz edilmekte ve bu tip davranışlar yasaklanmaktadır.

Maalesef günümüzde, insanlardaki gaybı bilme merakını istismar eden bazı kimseler falcılığa tevessül etmektedirler. Hz. Peygamber (s.a.v), eşyada, safer ayında ve baykuşun ötmesinde uğursuzluğun bulunmadığını açıkça beyan etmiştir.

Diğer taraftan gazete ve dergi köşelerinde falcılık sütunları açılarak söyle falın, çıksın halin gibi deyimlerle din dışı bir zihniyetin yaygınlaşmasına yardım edilmektedir. Böyle bir durum insanları falcılığa özendirerek, duygu sömürüsü kanalıyla halkın sorunlarını çözmede işi ticarete ihale etmenin de yolunu açmaktadır. Gizli ilimler adı verilen bu alanla ilgili kitaplar ise yayın piyasalarında yok satmaktadır. Netice olarak, gaybı, Allah tan başka kimse bilemez.

Maide Suresi, 90. ayet

Buhari Tıp 54;

Müslim Selam 102. 127

 

Ruh Çağırma:

 Kur an-ı Kerim’de Allah, öldükten sonra artık ruhların istedikleri gibi hareket edemeyeceklerini, dünyaya dönemeyeceklerini ve kıyamete kadar onların önlerinde dönmelerini engelleyen bir engelin olduğunu bildirmektedir: “Nihayet onlardan birine ölüm gelince; Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım, der. Hayır! Bu, sadece söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.”

Bu ayetten hareketle söylemek gerekirse ruhların gelmesi mümkün değildir. Ruh çağırma seanslarında gelen ancak cinler olabilir. Onların da iyisi ve kötüsü vardır. İbn Abbas tan bir rivayette: “Cinlerin bir doğruya dokuz yalan katarak kâhinlere ilettikleri bildirilmektedir.”

Cinler, ömürleri uzun olduğu için ancak geçmişe ait bilgilere sahiptirler, gelecek konusunda bilgileri yoktur. Çünkü gaybı, Allah tan başka kimse bilemez. Gelecekle ilgili olay ve olguları, sadece Allah bilir. Ama ne var ki insan tecrübelerine dayanarak bazı olaylar hakkında tahminlerde bulunabilir. Bütün bu tahminler, zandan ibarettir, kesin, yakîne dayalı bir sonuç değildir. Kur’an’da: “De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah tan başka kimse bilemez.” Buyurmaktadır.

Ama, bu genel kaidenin bir istisnası vardır ki onlar da peygamberlerdir. Allah peygamberlerinden seçtiği bazılarına gaybı bildirmiştir. Bu hususta şöyle buyrulur: Gaybı bilen odur. Beğenip seçtiği peygamber müstesna, kimseyi gaybına vâkıf kılmamıştır.

 Bu ayetin ortaya koyduğu bir gerçek vardır. O da her peygamber değil, bazı peygamberlere gaybın bilgisinin sınırlı olarak verilmiş olmasıdır. Onlar, mucize kabilinden sadece Allah’ın öğrettiklerini bilebilirler.

Mü minun Suresi, 99 ve 100. Ayetler

Neml Suresi, 65. ayet 216

Cin Suresi, 26 ve 27. ayetler

TEMEL AYET Nihayet onlardan birine ölüm gelince; Rabb im! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım, der. Hayır! Bu, sadece söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.

(Mü minun Suresi, 99 ve 100. ayetler).

 

Kehanet:

 Kehanet, gaybtan haber vermek, falcılık ve bakıcılık yapmak; kâhin ise, tahmin yoluyla gizli bir şekilde geçmiş olaylardan haber veren kimsedir. İbranice, kohen ve Aramca kâhen ile aynıdır. Cahiliye döneminde önemli olan resmî ve özel işler için kâhinin görüşleri alınırdı. Kâhin gibi, gelecekle ilgili olaylardan haber veren kimseye de arrâf adı veriliyordu. Her ikisinin sanatı da zan üzerine binâ edilmiştir. Dolayısıyla bütün çeşitleriyle kehanette bulunma, ilim değil, göz boyayıcılık ve illüzyonculuktur. Cahiliye Araplarında kâhin veya arrâf, bir bakıma tanrılık, bir bakıma peygamberlik taşıyan bir şahsiyet olarak görülürdü.

Gaybtan haber verme temeli üzerinde oturan bu davranış kendisini vahye ya da nübüvvete alternatif olarak gösterdiği için Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından yasaklanmıştır.

“Kim bir kâhine gider de onun söylediklerini tasdik ederse, Muhammed’e indirilen şeyden (vahiyden) uzaklaşmış olur.”

İslam âlimlerine göre gaybtan haber vermek, müneccim ve falcıların söylediklerine inanmak küfür olarak nitelendirilmiştir.

Ebu Davud, Tıp 21. 129

 

Özgürlük, kişinin herhangi bir konuda, maddi ve manevi bir baskı ve kısıtlama altında olmadan düşüncesini ifade etme, yayma ve davranışlarda bulunma tercihidir.

Sağlıklı bir Kur an ve sünnet bilgisine sahip olmayan insanlar, ruhsal yaşamlarını iyileştirelim derken, daha da hasta duruma getirmektedirler. Kâhinlik ve medyumlukta bulunan bazı kimseler, halkı sömürmek uğruna onların bilgisizliklerini ve iyi niyetlerini istismar etmektedirler.

Kâhin, gaybtan haber verdiğini, sihirbaz da varlık ve olaylar üzerinde tasarrufta bulunduğunu iddia etmek suretiyle peygamberlere alternatif olma iddiasındadırlar. Bir Müslüman’ın böyle bir inancı benimsemesi mümkün değildir. Her fırsatta insanı hakka, doğruya, gerçeğe, tabiatın ve hayatın sırlarını anlamaya çağıran İslam dininin hakla, gerçekle ve dinle hiçbir alakası bulunmayan boş ve manasız inanç ve âdetleri hoş görmesi düşünülemez.

 Kur an-ı Kerim ve Hz. Peygamber in (s.a.v) sünneti Müslümanlar için bir çerçeve çizmiştir.

Kur an da Hz. Peygamber in (s.a.v)

verdiklerini almamız,

yasak ettiklerinden sakınmamız emredilmiştir.

Tereddüde düşülen ve çekişilen hususların çözümünün Allah’a ve Peygambere havale edilmesi istenir.

Hz. Peygamber (s.a.v) de Kur’an’a sarıldığımızda sapıtmayacağımızı haber verir.

Haşr Suresi, 7. ayet

Nisa Suresi, 59. ayet

Ebû Davud, Menasik 57;

İbn Mâce, Menasik 84. 130

 

 

Paylaşım :
Mail Yazdır Yorum Yaz 0 Yorum
21-05-2016 13:58 - 2496 Okunma
Yazarlar Tümü
Asya Ahileri
Dünya kadınlar günü mü?
Vedat AKBULAK
Recep Ayı
Musa Aras
Gelişmeler Çok Endişe Verici
Osman KARABULUT
Demire Şekil Vermesini Bilmeyen Millet Yontulmaya Mahkum Olur
Nurhazar DOLUNAY
Dedenin Torununa Nasihatı
Misafir Yazarlar Tümü
Cihan CANHATAY
İSLAM'A FOBİ VE IRKÇILIK BİLİNÇLİ OLARAK KÖRÜKLENİYOR
14-12-2017 | Ana Sayfa | Ana Sayfam Yap | Sitenize Ekleyin | Künye | Foto Galeri | Video Galeri | Yazarlar | İletişim | RSS
Asya Ahileri  ® 2006 - 2012  
Sitede bulunan içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir Tasarım & Yazılım : Network Yazılım